Nasıl Bir Göç Stratejisi?

Nasıl Bir Göç Stratejisi?

Türkiye, tarihi boyunca, diğer ülkelerle kıyaslandığında, göçlere belki de en fazla muhatap olmuş bir ülkedir. Her zaman doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden göç alan bir ülke olmuştur. Bugün de, bölgesinde bir huzur adası olarak, ülkelerinde yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle, yine pek çok coğrafyadan kalkıp gelmek isteyenlerin hedef ülkesidir. Ülkemize yönelik yoğun göç taleplerine karşı nasıl bir strateji izlemeliyiz?

19 Eylül 2019 - 01:45

 

 

 

 

 

 

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret BÜLBÜL’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz...

 

Bu konuda ilk söyleyeceğim, doğru yönetilebilirse eğer, göçün ülkelere çok şey kattığıdır. Bunun somut örneğinin kendi tarihimiz olduğunu söyleyebiliriz. Göç medeniyetinin çocuklarıyız adeta. Uzun medeniyet yürüyüşümüz bir göç yürüyüşüdür. Bu yürüyüşte, adalet, paylaşım, birlikte yaşama, çoğulculuk, hoşgörü, çok kültürlülük gibi bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu, Türkiye’yi Türkiye yapan çok önemli değerler biriktirmişiz. Ama göçün ülkelere katkısı bir başka yazının konusudur.

Anadolu bir göç coğrafyasıdır

Müslüman Türklerden önce de, bir geçiş noktası, bir yol güzergahı olması nedeniyle Anadolu yoğun göç almıştır. Müslüman Türklerin Anadolu’ya yoğun bir biçimde gelişi ise binli yıllarla başlar. Türklerin Anadolu’ya gelişi sonrası, tarih Anadolu’da bir çatışma, başka ülkelerde olduğu gibi bir toplu katliam ya da Anadolu’da yaşayanların, yaşadıkları yerleri toplu terk etmeleri gibi bir durumdan bahsetmemektedir. Bu durum, Anadolu’nun zamanla Horasan’dan kalkıp gelenlerin rengi ile boyandığının göstergesidir.

Anadolu’ya göçler sadece binli yıllarla kalmamış, 18. Ve 19. Yüzyılda Balkanlarda ve Kafkaslarda yaşanan ağır acılar nedeniyle, 18. Ve 19. Yüzyılda da devam etmiştir.

Bu göçlerin Cumhuriyet döneminde de sürdüğünü görüyoruz.

Türkiye’ye son toplu göç ise, Todor Jivkov’un zulmü nedeniyle, 1989 yılındaki Bulgaristan Türklerinin göçüdür. Jivkov’un bu dönemde “Türklerin Bulgaristan’ı terk etmeleri sağlanamazsa, Bulgaristan diye bir şey kalmayacağı, Bulgaristan’ın başka bir Kıbrıs’a dönüşeceği”ni ifade ettiği belirtilir.

Kısaca Anadolu coğrafyası, Adriyatikten Çin seddine, Türkiye’ye gönül veren insanlar için her zaman 2. Adres, dara düştüklerinde gidebilecekleri bir ülke olmuştur. Türkiye sadece Türk ve Müslüman topluluklar için gidilebilecek bir huzur adası olarak kalmamıştır. Tarihimiz, Türkiye’nin gayri Müslimlerin de sığınabileceği bir ülke olduğunun örnekleri ile doludur. Bu konudaki son örnek, 500 yıl önce, Avrupa’dan kovulduklarında olduğu gibi, Hitler zulmü nedeni ile Almanya’dan kaçarak Türkiye’ye sığınan Yahudilerdir.

Anadolu’dan göçler

Türkiye ya da Anadolu sadece göç alan değil, aynı zamanda yoğun göç veren bir coğrafyadır. Anadolu Osmanlı’nın sadece asker değil, aynı zamanda, gittiği yerlerde yeni yerleşim yerleri açmak için de insan kaynağıdır. Özellikle Balkan ülkelerine Anadolu’dan yoğun göçler yaşanmıştır. Balkanlar’da üç tane “Konya” isimli yerleşim yeri bulunduğu ifade edilir.

Anadolu’dan dışarıya yaşanan son toplu göçler 1960’lardaki Batı ülkelerine yönelik işçi göçleridir. Bugün resmi olarak bu ülkelerde 5 milyon Türk nüfusu olduğu bilinmektedir. Ben, kayıt dışı olanlar, vatandaşlıktan çıkanlarla birlikte bu sayının çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum.

Bugünkü durum

Türkiye bugün de Balkanlar, Ortadoğu, Türk Dünyası, Uzak Doğu kaynaklı yoğu göç almaktadır. Son olarak Suriye’den yoğun göç dalgası ile karşı karşıyayız. Bu göçlerin önemli bir nedeni, bölgemizdeki ülkelere ve Batılı ülkelerin tutumuna bakıldığında, Türkiye dışında gidebilecekleri çok fazla bir alternatifin olmamasıdır. Temel nedeni ise yaşadıkları coğrafyalardaki sorunlar, emperyalist ülkelerin stratejileri vb nedenlerle ülkelerinin gittikçe yaşanamaz hale gelmesidir.

Türkiye bugün sadece Suriye, İran, Irak, Afganistan, Libya, Çin, Rusya, Ukrayna, Afrika ülkeleri gibi ülkelerden değil, Batılı ülkelerden de göç almaktadır. Batıdaki ekonomik daralma ve artan İslam ve Türk karşıtlığı nedeniyle daha önce bu ülkelere giden insanımızın bir kısmı geri dönmekte, çocuklarının bir kısmı iş olarak Türkiye’de gelecek aramaktadır. Önceki yıllarda hayal bile edilemeyecek şekilde, Batıda yaşayan vatandaşlarımızın çocukları Türkiye’de okumayı tercih etmektedirler.

Gerek Batılı ülkelerde, gerek Balkan ülkelerinde, gerekse Kırım’da ve Uygur bölgesinde, yaşadıkları ağır sorunlar nedeniyle bu bölgelerle ilişkili bazı sivil toplum örgütlerimiz Türkiye’ye dönüşü ya da göçü teşvik etmektedirler.

Batıda ve Doğuda, ülkesinde Türk ve Müslüman nüfusu istemeyen ülkeler ve ırkçı çevreler de farklı mekanizmalarla, buralardaki insanlarımızın yaşadıkları yerleri terk etmeleri için caydırıcı, bezdirici uygulamalara başvurmaktadırlar.

Özellikle Kırım ve Uygur meselesinde olduğu gibi, buradaki soydaşlarımız, Bazı emperyalist ülkeler tarafından, Rusya ve Çin’e zarar vermek için koçbaşı olarak kullanılmak, kendi politikalarının bir aracı haline getirilmek istenilmektedir.

Evet, bölgesinde bir huzur adası, insanlığın sığınağı ve vicdanı olduğu için Türkiye ile gurur duyalım. Ama Türkiye’nin tek başına bütün bu yoğun göç dalgaları ile baş edebilmesi mümkün değildir. Stratejik olarak doğru da değildir. Çoğu kez, insanımızın yaşadığı toprakları terkedip, Türkiye’ye göç etmeleri ilgili ülkelerin zaten arzu ettikleri ve zorladıkları bir şeydir.

Türkiye, yurt dışında yaşayan ve kendisi ile bir şekilde ilişkili olan insanına yönelik, onların Bazı batılı ülkelerin emperyalist amaçlarının aracı olmasına izin vermeksizin, kendisinin ve özellikle bu insanların yararına olacak şekilde politikalar geliştirmelidir.

Türkiye’nin, kamu kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin, yurtdışında yaşayanlarımızın ve soydaşlarımızın izlemesi gereken göç stratejisine dair önerilerimizi, somutlaştırarak haftaya devam edelim.

Nasıl Bir Göç Stratejisi? (2)

Daha önceki yazımızda, Türkiye’nin tarih boyunca göç alan ve veren bir ülke olduğuna, Anadolu’nun bir göç coğrafyası olduğuna, bugün de Türkiye’nin çok ciddi göç dalgaları ile karşı karşıya kaldığına değinmiştik. Çoğu kez yurt dışındaki vatandaşlarımızın ve soydaşlarımızın yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlandıklarına ve Bazı emperyalist ülkelerin özellikle soydaşlarımızı kendi emperyalist amaçları doğrultusunda kullanma isteklerine işaret etmiş, bu göç baskıları karşısında, bazı sivil toplum örgütlerince Türkiye’ye göçlerin kolaylıkla desteklendiğini ifade etmiştik.

Bugünkü yazımızda, izlememiz gereken göç stratejisine dair önerilerimizi daha somutlaştırarak devam edelim. Göç stratejisinin temel unsurlarından bazıları şunlar: Stratejiye dair bazı öneriler Yaşadığı toprakları terk etmemek: Sahip olduğumuz onca tarihi tecrübe bize insanımızın yaşadığı yerleri terk etmemesi için bütün şartların zorlanması gerektiğini ortaya koyuyor. Çünkü terkedilen her bölgeyle, insanımızın da, Türkiye’nin de o bölgedeki etkisi zayıflıyor. Ayrılan her insanla, kalanlar daha da zayıflamış oluyor. Bu durumu Balkanlarda daha iyi görebiliyoruz. Evet, çok zordu, beki de imkânsızdı, ama insanımızı Balkanlarda yerinde tutabilseydik, bugün Balkanların çok farklı bir çehresi olacaktı. Belki de bu nedenle, Balkanlarda bazı alimler, göçün haram olduğuna dair fetva vermişlerdir.

Yerinde güçlendirmek: Türkiye’nin önceliği, güçlü tarihi ve kültürel ilişkilerinin bulunduğu yerlerdeki insanını her ne pahasına olursa olsun, öncelikle yerinde tutmak olmalı, buraları boşaltmak değil. Bunun için Türkiye’nin kurumları, bu bölgelerle ilgili sivil toplum örgütleri buralarda kalan insanların yerinde nasıl güçlendirebileceğine dair daha fazla politikalar, stratejiler, çalışmalar, çabalar üretmeli. Yaşanılan bölgelerde, ekonomiden, kültüre, siyasetten, sportif çalışmalara çok yönlü katılım teşvik edilmeli. Yurt dışında Türkiye ile bir şekilde ilişkili olan insanımızın yaşadığı ülkeye çok yönlü katılım sağlaması ve katkı vermesi, kendilerine de, yaşadığı ülkeye de, Türkiye’ye de faydalı bir durumdur.

Batı’da yaşayan insanımızı yerinde güçlendirecek en önemli adım, her halde yaşadığı ülkenin vatandaşlığını almasıdır. Ama çoğu vatandaşımızın bu adımı atmaktan çok çekindiğini ya da vatandaşlığı çok geç aldığını biliyoruz. YTB Başkanı iken bir Avrupa ülkesini ziyaretimde, bir insanımızın anlattıkları içinde bulundukları duygu iklimini göstermesi açısından beni çok etkilemişti: Önceki Başbakanlarımızdan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1980’lı yıllarda, bir ziyaretinde, kendilerine vatandaşlık almalarını önermiş. Bu tavsiyenin on yıllar sonra ne kadar doğru olduğunu anladığını ifade eden vatandaşımız, “Ama o gün sanki Erbakan Hoca, bize din değiştirmeyi tavsiye etmiş gibi zorumuza gitmişti” demişti.

İlgili devletlerle yakın işbirliğine girmek: Eskiden Balkan ülkeleri ile şimdilerde ise Kırım ve Uygur meselesi nedeniyle, insanımızın yaşadığı ülkelerle sorunlar yaşamamız doğaldır. Çünkü soydaşlarımız oralarda acı çekerken, çok kötü muameleye tabi tutulurken görmezlikten gelemeyiz. Bunları ifade etmekten de geri duramayız. Bununla birlikte, bu ülkelerle ilişkilerimizin daha da kötüleşmesi ya da kopmasından en fazla orada yaşayan soydaşlarımız zarar görecektir. İlişkilerin daha da kötüleşmesi, belki soydaşlarımız üzerinden emperyalist arayış içinde olan ülkelere yarayabilir. Ama Türkiye’nin ve ilgili ülkenin bundan bir menfaati olmayacaktır. Bu nedenle gerek soydaşlarımız ve gerekse Batı’da yaşayan insanlarımız açısından, onları yerinde güçlendirmek için, içerisinde yaşadıkları devletlerle yoğun işbirliğine gidilmeli ve yakın çalışılmalıdır. İnsanımızın bu devletlerle işbirliği içerisinde, yaşadıkları ülkelere siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik daha fazla katkı vermelerinin yolları aranmalıdır.

Marjinal oluşumlara karşı önlem: Gerek vatandaşlarımızın yaşadığı Batılı ülkelerdeki ve gerekse soydaşlarımızın yaşadığı ülkelerdeki bazı yetkililer, daha çok siyasiler, buralardaki insanımızın bir kısmının marjinal, aşırı oluşumların etkisinde olduğuna, terör faaliyetlerine katıldığına dair suçlamalarda bulunmaktadırlar. Bu iddialar doğru olmayabilir. İlgili ülkeler, stratejileri gereği bu suçlamalarda bulunuyor olabilirler. Ama insanların karşı karşıya oldukları zorluklar nedeniyle marjinal oluşumların etkisine girebilmesi her zaman potansiyel dahilindedir. Bu nedenle bu tür risklere karşı kamu kurumlarımız ve buralarla ilgili sivil toplum örgütlerimiz gerekli çalışmaları yapmalıdır.

Son çare olarak Türkiye: Karşılaşılan her sorunda hemen Türkiye’ye göç etmek ilk akla gelen değil, son akla gelen çözüm olmalıdır. Son çareye başvurmamak için yukarıda bahsedilen ya da bahsedilmeyen bütün yollar tüketilmelidir. Bu durum doğal olarak çok stratejik, karmaşık politikalar ve yoğun çalışmalar gerektirir. Yaşanılan coğrafyaları terk etmenin bireysel ve toplumsal maliyeti düşünüldüğünde, çoğu kez insanımızı yerinde tutmanın bir yolunu bulmak mümkün olabilir. Son iki yazımda ülkemizde daha kalıcı görünen göçler üzerinde durdum. Benzer bir stratejinin, bir ölçüde, Suriye, İran, Irak, Mısır, Libya, Afganistan kaynaklı daha geçici görünen ya da Türkiye'yi transit olarak kullanan göçler için de geçerli olduğu söylenebilir. Ama her iki durumda da, bir yaşam tehlikesi varsa, Türkiye asla bir Batı ya da Avrupa ülkesi gibi davranamaz. Kendine sığınanları ölüme mahkûm edemez. Batı'dan ve onun medeniyetinden farklı olarak, Türkiye bütün bir tarihi boyunca kendine sığınan çaresizler için, ne pahasına olursa olsun, umudun, insanlığın son kapısı, vicdanın sesi, kurtuluşun diğer adı olmuştur. Bugün AB ülkeleri, geçmişte de başkaları anlayamasa da, Tarih boyunca Türkiye'nin anlamı ve farkı bu olmuştur.

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret BÜLBÜL’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunduk…

Bu haber 94 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x